12 Aralık 2015 Cumartesi

AH GÜZEL İSTANBUL... AH GÜZEL HAYAT!



Yoğun ve yorucu günün ardından bir müzakere daha eksilmişken ömrümden elimde çekçekli bavulumla arabama doğru yürüdüm. Tam da mesai bitiminde trafiğe girecek olmanın sıkıntısı da üzerime çökünce arabayı çalıştırır çalıştırmaz elim radyoya uzandı. Şöyle neşeli bir şeyler bulsam da trafikte vakit çabuk geçsin diye düşünerek radyo istasyonları arasında gezinirken aslında hüzünlü müzikleri seven tarafım ağır bastı ve ruha dokunan bir parçada takıldım. 

diz çöktüm dünyanın namert yüzüne 
gözümden gönlümden düşen düşene 
bu öksüz başıma göz dağı verme. 
ben yanıldım hayat vurma yüzüme 
yol verdim sevdanın en delisine 
bu yüzden ömrümden giden gidene 
şu yalnız başımı eğdirme benim 
ben pişmanım hayat sorguya çekme 
dilersen infaz et kar etmez dilime 
sözlerim ağırdır dokunur kalbe 
şu suskun ağzımı açtırma benim.”

Şarkının sözleri o anki ruh halimle öyle örtüşüyordu ki, başka bir şarkı gelip tahtına oturmasın diye hemen radyoyu kapattım. Kafamın içinde çalmaya devam eden bu parçayla eve vardım. Ayakta duracak halim yokken, ruhum zaten şarkıda takılıp kalmışken rutin olarak akşam yemeği hazırlıklarına başladım. “Rutin iyidir, yormaz insanı, sağlıklıdır. Mutluluk öyle mi, mutluluk rutinin taşmasıdır, tıpkı mutsuzluk kadar yorar bedeni.” diyen arkadaşım gelince aklıma gülümseyerek sofrayı kurdum. Rutin gereği herkes yemeğini yiyip odasına çekilince, içimde dönüp duran şarkıya eşlik edercesine uçuşan kelimeler beni yazıya çağırırken, bekleyin biraz deyip bir film açtım. 

Birkaç gün önce rastladığım ve çok etkilendiğim mısralarda; 

Nalesiz var harem-i yâre ki ey dilnale
Men-i âsâyişi gül bister-i hâb eylemesin
(Ey gönül, sevgilinin odasına inlemeden git ki iniltin onun uykuya vardığı gülden yatağın rahatını, sükûnunu bozmasın.) diyordu. Bu ne incelik, bu ne asalet diye düşünüp bu repliğin geçtiği filmi izlemeye karar vermiştim ve bu gecenin adı Ah güzel İstanbul (1966) olsun diyerek izlemeye koyuldum. Sadri Alışık ve Ayla Algan başroldeydi. Çok genç ve güzellerdi. Ah dedim sonra gençlik sen ne kadar çabuk geçiyorsun. 

Film jenerik müziği olarak seçilen “Al sazını sevdiceğim şen hevesinle “ adlı sultanıyegah makamındaki şarkı ile giriş yaparken, ben yoruldum hayat diye başlayan hüzünlü geceye haydi devam dedim. 

Bu satırdan sonra sinemamızın en kaliteli yapımlarından olduğu belirtilen filmi kısaca anlatmak istiyorum: Ama önce yasal uyarımı yapayım:) Filmi seyretmeyenler sürprizi kaçmasın istiyorlarsa, yazıyı okumaya, filmi izledikten sonra devam edebilirler. 

Film boyunca, güzel manzaralar eşliğinde, eski bir İstanbul Beyefendisi Haşmet’in, bir kaybeden, bir tutunamayan olarak hikayesini seyrediyoruz. Kahramanımız betona mahkum olmamış 1960’ların İstanbul’unu izlerken hayıflanıyor, bu güzelliğe yazık edildiğinden bahsediyor. İnsan, Haşmet bu gün yaşasa ve fiziki güzellikleri ile beraber ruhunu da kaybetmeye başlayan şehri görse ne derdi diye düşünmeden edemiyor. 

40 yaşına gelen, varlıklı bir ailenin oğlu iken tüm yakınlarını kaybeden ve onlardan kalan mirası da yiyip bitiren Osmanlı’nın son paşa torunlarından biri Haşmet…

Ne başlayacak, ne de bitecek bir hikayem var” diyen kahramanımız aile yadigarı fotoğraf makinesi ile kendisine yetecek miktarda para kazanmayı hayat felsefesi edinmiş, tok gözlü bir insan. Galatasaray Lisesi gibi bir okuldan mezun olup akabinde de iyi bir eğitim almasına rağmen niteliklerine uygun bir işte çalışmak yerine hayat ırmağına düşmüş bir yaprak misali, akışın götürdüğü yere giden bir insan olmayı seçmiş gizli bir isyankar aslında Haşmet. 

Tembellikten ziyade özgürlüğünü yitireceği duygusu onu mesaili bir işten alıkoyarken güneşle beraber biten işinden memnun, hayatta işten başka yapacak şeyler de var diyebilen bir adam Haşmet. Milli hastalığımız olarak nitelendirdiği her şeyin kolayına kaçmak illetinden ben de muzdaribim derken hayatta her şey biz gayret etmeden gerçekleşse diye beklediğimizden de dem vurmuyor değil hani.

Senaryosunu Safa Ünal’ın yazdığı, yönetmenliğini Atıf Yılmaz’ın yaptığı bu kült filmde tüm karakter özellikleri ile iyi bir insan olan Haşmet, köklü medeniyete özlem duyarken, o medeniyeti yıkılışa götüren dinamikleri göremiyor. Kadim bir geleneği yaşatan atar damarlarla bağı kopan herkesin yaptığı gibi asil ruhu bu yükü kaldıramadığından kah meyhanede kah “Kulube-i ahsan” yani hüzünler kulübesi dediği küçük evinde, her akşam arkadaşları ile demleniyor. "Allah insanı gördüğünden geri bırakmasın" derler ya hani, Haşmet, kaybettiği maddi varlıklarından ziyade yok olan bir ruhun, sancısını çekiyor: Ah ihtiyar medeniyet! Çocuklarına sağlam, yepyeni bir dünya kurmakta bu kadar aciz misin? Bizi yabancı diyarlardan getirttiğin süslü yalanlarla mı besleyeceksin diye hayıflanıyor.

Ama bu gidişe dur diyecek gücü de kendinde bulamıyor ve bir boşvermişliğin içine kendini salarak hayatın sandalında bir oraya bir buraya savruluyor. Haşmet’i düzenli bir hayatın getireceği sorumluluklarla bağlamak isteyen arkadaşları onu her fırsatta evlendirmeye çalışıyor. Ancak Haşmet, talibi çok da olsa hepsine bir bahane bularak kendini bağlayacak her şeyden sürekli kaçıyor. 

Bir gün, Sultanahmet Meydanında kurduğu seyyar fotograf makinası ile çalışırken, medyanın sunduğu sahte hayatlara aldanarak İzmir’deki evinden kaçarak gelen Ayşe’nin artistik fotoğrafını çekiyor. Şöhrete kavuşmak için her türlü yola başvuracak derecede hırslı ama saf ve temiz bu kızdan etkilenen Haşmet, onu yolundan döndürmeye karar veriyor ve birden bire kendini, kızın inişli çıkışlı hikayesinin içinde buluyor. Kendisine ağabey diyen bu kıza sokağa düşmemesi için sahip çıkıyor. Zamanla, ilk gördüğü andan beri etkilendiği Ayşe’yle bir hayat kurmayı düşlüyor. Hatta sorumlulukların onu esir alacak olmasını bile umursamıyor. Çünkü artık yaşamak için tutunacak bir hayali oluyor. Eski çevrelerine giriyor, onların kokuşmuş dünyasını soluyunca pişman olup artist olmaktan da vazgeçmeyen Ayşe için derin musiki bilgisine rağmen, bir nevi kolaycılığı protesto mahiyetinde, zamanın anlamsız sözlerini bir araya getirerek besteler yapıp bir anda Ayşe’nin o çevrelere girmesine vesile oluyor. Tabi Ayşe bu şöhret ve para büyüsüne çabuk kapılıp Haşmet’i bırakınca hayat damarlarından biri daha kesilen, bir aşk hikayesi daha hüsranla sonuçlanan bu zarif adam, yüzü gülmez bir halde kendini tamamen içkiye vererek acılarını unutma yolunu seçiyor. Aşkla hayatına giren o taze rüzgar bir hüzün fırtınasına dönüşüp içindeki ağaçların yapraklarını döküyor, dallarını kırıyor. 

Yine bir akşam arkadaşları ile beraber içki sofrasındayken, son zamanlarda içmenin dozunu iyice kaçırdığı ve bunun sebebinin de Ayşe’ye duyduğu aşk olduğunu söyleyen arkadaşlarına kızarak masadan kalkıp ; 
-Bu akşam hiçbiriniz hicazdan gelmiyorsunuz, diyor.
Arkadaşları ;
-Ohooo... biz oldum olasi sultaniyegahiz diye cevap verirken arka fonda birbirinden güzel şarkılar çalıyor.
-Haaa... İşte onun için aynı şarkıda buluşamıyoruz ya diyerek çıkıp gidiyor.

Bugün bir çoğumuzun adını sadece duyduğumuz ve bir makamdan ibaret olduğunu genel kültür adı altında bilmemiz dışında fikrimizin olmadığı hicaz ve sultanıyegaha filmde örnek olarak seçilen parçaları da paylaşmak istiyorum ki meraklısı dinleyip keyiflensin, fikri olmayanlara da bir kaynak teşkil etsin :

Sultanıyegah makamı için;  “Al sazını sevdiceğim şen hevesinle “ 


Bu şarkıları dinlerken insan, musikinin yakıcılığı yanında sözlerdeki şairane gücü de fark ettiğinde Haşmet’i daha iyi anlıyor: 
Ey büt-i nev edâ
Olmuşum müptelâ
Âşıkım ben sana 
İltifât et bana 
Yâr yâr 
İltifât et bana 
Âşıkım ben sana 
Gördüğümden beri 
Olmuşum serseri 
Bendenim ey peri 
İltifât et bana 
Âh âh 
İltifât et bana 
Âşıkım ben sana 
Hâsılı bunca dem 
Ben senin bendenem 
Gel gül ey gonca fem 
İltifât et bana 
Yâr yâr 
İltifât et bana 
Âşıkım ben sana 

Beste: Dede Efendi 
Güfte: Enderûnî Vâsıf 
Makâm: Hicâz 
Usûl: Semâî 

Türk sanat müziğinin ruha değen, değmeyip delip geçen böylesi parçalarını dinleyince nice sanatçı gelmiş geçmiş nice şarkı, şiir, beste yapılmış yine de aşk nimeti/illeti(nin) çaresi bulunamamış diye de düşünmeden edemedim. Çoktan unuturdum ben seni çoktan, ah bu şarkıların gözü kör olsun diye boşuna demediklerini fark ettim.

Şair Arzu Eşbah’ın da bir şiirinde söylediği gibi, 
Sen yoksan cümlede eğer,
Sürurun sukut ettiği şeb-i hicrandır seher

İşte Haşmet de, Ayşe’nin aşkına düştükten sonra, rüyalarında ve hayallerinde hep Ayşe ile olsa da, bunu en yakın arkadaşları ile de paylaşmayarak aşk olgusuna olan saygısını sadakatle koruyor. Tabi ki, küpün içinde ne varsa dışarı onu sızdırdığından Ayşe’ye olan aşkını yakınındakiler anlıyor. Bernard Shaw diyor ya hani, “Seni sessizken sadece önemseyenler duyabilir “ diye, her ne kadar içinde tutsa da aşkını, gözlerindeki kederi sevdikleri görüyor. Haşmet, Ayşe’nin de kendisini sevdiğini biliyor lakin tercih ettiği hayata dahil olmak istemediğinden her şeyi bırakıp ona gelmesini bekliyor. Ayşe birkaç defa gelse de hep şaşalı bir hayat rüyasından vazgeçemediğinden Haşmet’in destekleri ile durumunu düzelterek yine o hayata dönüyor. Bu durum Haşmet’i daha da yaralarken asil ruhu sessizliğini koruyor. 

Film boyunca içimde gelgitlerin yükselttiği dalgalar gibi düşünceler gidip geliyor. Asalet diyorum kendi kendime, sonradan elde edilen bir vasıf değil. O bazı ruhlara doğuştan verilen bir karakter özelliği olmalı. İçine doğulan coğrafya, aile, çevre, eğitim gibi faktörler olsa olsa insanın içinde var olan bu vasfı geliştiren ve görünür kılan unsurlardır. 

Yaşadığımız şu garip zamanda kaybedilen değerler, yükselen trendler arasında sıkışmış ruhlarımız nefes alamaz hale geliyor ya, ruhundaki asaleti bir elbise gibi giymiş kişilere rastlayınca, insanın o asil ruhların etrafından ayrılası gelmiyor. 

Ama böylesi insanlar gürültüyü, kalabalığı, görünmeyi sevmediklerinden hayatın kargaşasından uzak durmayı, yaşamlarını idame ettirecek ölçüde diyaloglar kurmayı tercih ediyor. Bu nedenle öylelerine rastlamak çölde bir vaha bulmak kadar zor. Ama çok inandığım bir gerçek var; insan kalbinin ekmeğini yer. Neyi talep ederseniz o verilir size. Az ya da çok ama mutlaka verilir. Talebiniz, hayatına kalp ayarı çekmiş insanlarsa, mutlaka kesişir yolunuz böyle asil ruhlarla. Ama önemli olan rastladığınız bu vahada soluklanabilmektir. Çünkü onlar herkese açmazlar dünyalarını. Emek vermek gerekir, sadakatinizi ispatlamanız, duruşunuzla ona denk olduğunuzu hissettirmeniz, sizi tabi tutacağı sınavlardan geçmeniz gerekir. Başarılı olursanız ömür boyu sırtınızı güvenle dönebileceğiz bir dost kazanmış olursunuz. Elenirseniz büyük bir şansı yitirirsiniz. 

Ayşe, saf ve temiz kalbinin ödülü olarak böyle bir adama rastlıyor ama inişli çıkışlı hikayesinde onun kıymetini bilemiyor. Ve Haşmet, o her şeye eyvallah diyen ama aslında gizli bir isyankar olan adam , hayata dayanabilmenin yollarını ararken kendini uyuşturmaktan başka çare bulamıyor. 

Kendinizden de bilebilirsiniz aslında bu gizli isyan halini: Sırtınızdan bıçakla(n)mamanın meziyetten sayıldığı bu zamanda dünyaya gelen hassas ruhların hayata dayanabilmesi için bağlanacakları sağlam değerler ve bunlar için aktif olarak mücadele vermeleri gerekiyor ki, ben yoruldum hayat, gelme üstüme diyerek miskin ve küskün bir yaşama kendilerini mahkum etmesinler.

Dünya, vicdanı olan, insani vasıflarını parlatarak yaşamaya çalışanlar için dehşet veren sahnelerle dolu. İnsan ancak Perdenin Arkasındaki’ne tam olarak güvenirse rahatça izler olup biteni. Yoksa her kötü olayda isyan eder, hak etmediğini düşünür başına gelenleri. İsyan da sadece bağırıp çağırmakla olmaz. Küsmek, "oynamıyorum" diyerek kıyıya çekilmek de bir isyan çeşididir. İnsanlar karakter yapılarına göre olaylara tepki verdiklerinden isyanları da çeşit çeşit olur: Kimi çıkar boykot eder olup biteni, kimi de içinde yaşar direnişini. Kimi düşman olur kaderine, kimi inkar eder varlığını, kimi de küser, içine kapanır. 

İnsanın kalbinde asla kapanmayacak bir yaradır, Yaradan’dan ayrı düşmek. O’nu severken bile razı değilse içimiz olup bitene, pasif direngen bir tavır sergiliyoruzdur. “Ve şayet insana tarafımızdan bir rahmet tattırır, sonra da onu kendisinden geri alırsak, şüphesiz o ümitsiz ve nankör bir kimse olur.”( Hud 11) diyerek insana kesin teşhis konmuş aslında. 

Haşmet de böyle bir ruh halinde; özlediklerini bulamadıkça onların olmadığı bir hayatı yaşamak istemiyor. Gözlerini gerçeklere kapatıyor, asil ruhu tiksiniyor içinde bulunduğu çevrenin gidişatından ve kendini soluklanacağı insanlar arasına atmaya çalışıyor. Geçim derdinden öte bir şey düşünmeyen insanlar arasında, öğrendikçe sorumlulukları artan ruhunun ağırlığını bırakarak tüm bildiklerini unutmak istiyor. Çünkü dünya “Neden” sorusunu soran insanların sırtına yük yüklemekten başka bir şey getirmiyor. Oysa dünya bir sona doğru giderken, yaşamak yükü zaten ağırken, insanın bir de cevabını sadece Senarist’in bildiği sorularla uğraşıp yükünü arttırması, kendinin altında kalıp hayat gemisinden atlamasına sebep oluyor. Bazıları bunu hayatını sonlandırarak yapıyor. Bir çoğu da gözündeki ışığın sönmesiyle, değerlere olan inancını kaybederek, Yaradan'ına küserek, olayların arka yüzünü okuyacak donanıma sahip olabileceği eylemler yerine, bu dünyaya geliş gayesi olan kendi hayatının şifrelerini çözmeye uğraşacağına, başkalarının hayatlarının takipçisi olup çekirdek çitleyip boş yorumlar yaparak kalan günlerini dolduran yığınlara dönüşüyor. 

Düşünüp akledeni ise sorumluluklar altına girmemek için inkar ya da kaçış yolunu seçiyor ama yalnız kaldığı anlarda ruhunun ızdırabının altında kalarak sakinleştirecek yollara yöneliyor. Cinnetle cennet arasında gidip gelen ruhu nefeslenecek bir vaha ararken karşısına sanat çıkıyor. Bunun için amiyane tabirle, sanatçıların genelde çatlak olduğu söylenir ya, onlar da asla sıradan yığınlardan olmak istemezler ya, ruh ızdırabının sancılarıdır üretirken çektikleri. Sinemadan edebiyata, şiirden besteye, tiyatrodan kitaba kadar hangi dalda olursa olsun sanat ağacına salıncak kuran her sanatçı da kendisini anlayan asil ruhların varlığı ile huzura ereceğinden bir ömür bunun peşinden koşuyor. Derdi, anlaşılmak ve varlığını anlamlandıracak diyaloglar kurarak hayatını zenginleştirmek olan bütün ruhlar, böylelikle sanatın gölgesine sığınıyor. Bir şey üretmenin, bir eser meydana getirmenin zorluğunu yaşayanlar, bitince karşısına geçip seyrettikleri eserlerini gördükçe hiç bir şeyin kendiliğinden meydana gelmiş olamayacağını, hayatta tesadüfe yer olmadığını idrak ederek yığınlardan bir basamak daha yukarı çıkıyor. Ama her şeyi tesadüfe veren, ızdırabını inkar ile gidermeye çalışanlar ise kendi sanatlarını da yalanladıklarının farkına varamadan hayatlarındaki ızdırabın derinleşmesine sebep oluyor. "Normal"le açılan ara hayatı dayanılmaz kılıyor ve bir çok sanatçı kendi hayatına son vermeyi seçiyor.  

Tekrar filme dönersek, musikinin o büyüleyen tınılarının unutulmaya yüz tuttuğu, anlamsız söz dizimleri ile insana sanatı ve kendini unutturacak gürültü yığınlarıyla bezeli müzik alt yapılarına sahip parçaların revaçta olduğunu fark eden Haşmet, aslında kolay para kazanmaya bir eleştiri olarak Ayşe’ye besteler yapıyor. Ama sonra onu, yazdığı bestelerle kurtlar sofrasına sunmasının pişmanlığını yaşarken “İnsan en çok sevdiği şeyi çamura atar mı?” diyerek kendini yiyip bitiriyor. 

Aşkı, zaten kendi iç dünyasında yaşayan, günün genel geçer kurallarını reddeden, az konuşan bu adamın daha da içine kapanmasına, hüzünler kulübesinde ruhuna merhem olacak eserler çalıp dinlemesine sebep oluyor. Ama büyük sanatçıların derin aşk acılarıyla yazıp bestelediği bu eserler hassas ruhlardaki yaraları daha da derinleştirdiğinden bir türlü derdine derman bulamıyor.

Ayşe’nin İzmir’den ilk geldiğinde evde Haşmet’in arkadaşlarına söylediği “Ben bir küçük cezveyim, elden ele gezmeyim” adlı segah makamındaki şarkı film de sıkça kullanılarak, oradan oraya sürüklenerek şöhret sahibi olan Ayşe gibilere, aşık olarak gönül sandalında sallananlara, “Ağlayan çok, gülen az” vurgusu ile hayatın mutsuz geçen zamanlarının daha çok olduğuna dikkat çekiliyor.
"Ben bir küçük cezveyim
Elden ele gezmeyim 
Verin benim yârimi 
Boynu bükük gezmeyim 
Gülen az, gülen az 
Ağlayan çok, gülen az 
Ben âşık alma beni 
Dillere salma beni 
Götür sarrafa göster 
Kötüysem alma beni 
Gülen az, gülen az 
Ağlayan çok, gülen az 
Beste: Necip Mirkelamoğlu 
Güfte: Necip Mirkelamoğlu 
Makâm : Segâh 
Usûl : Semaî 

Hatta Haşmet, artarak devam eden aşk acısından sıyrılmak için bir başkasıyla evlenmeye karar vererek “Haşmet” olmaktan vazgeçiyor. 

Düğünün arefesinde arkadaşı ile deniz üzerinde kederini dalgalara bırakma telaşındayken “Gün mü oldu, ay mı, yıl mı, böyle biri var mıydı?" diye sayıklayıp her zamanki gibi Ayşe’yi düşünürken karşıdan gelen motorda Ayşe’yi görünce önce inanamıyor, sonra vücuduna yayılan o heyecanla sevdiğine büyük bir umutla bakıyor. Çünkü bu asil ruh kimseyle paylaşmadan içinde yaşadığı aşkında umudunu hiç kaybetmiyor. Zaten aşk, biraz da umutla beklemek değil midir? Gelmeyeceğini bildiğinde bile sevgilinin ayak seslerini duymanın heyecanı ile nefesinin kesilmesi değil de nedir aşk?

İşte Haşmet de, yardım istemek için gelen Ayşe’yi özledi de geldi sanarak sevinçle karşılarken kendisinden beste talep etmesi üzerine öfkeye dönüşen aşk ateşinin birden parlamasıyla kovuyor. 

Bunun üzerine yine bir kolaycılık yolunu seçen Ayşe’nin, tam da Haşmet’in düğün günü intihara teşebbüs etmesi üzerine her şeyi bırakıp yanına koşuyor. Ama hastanede bunu da reklam vesilesi yapmaya çalışan çevresine prim verdiğini görünce üzülüyor lakin bu sefer Ayşe erken davranıp her şeye olduğu gibi ölüme de hile kattığını, kurbağa iken deve kuşu olmaya kalktığını itiraf ederek Haşmet’ten af diliyor. Aşkın neredeyse her şeyi affetme gücü veren büyüsüyle Haşmet sade hayatına dönmeyi kabul eden Ayşe’yi bağrına basıyor.

Film, İstanbul Boğazında vapurla gezen Haşmet ve Ayşe’nin konuşmasıyla bitiyor: İkisi de işsiz olan aşıklar birbirlerine bakarken Ayşe; ne olacak şimdi diye sorunca Haşmet’in cevabı;

-Yaşıyoruz, iki kişiyiz ve birbirimizi seviyoruz. Korkma! Dünyada her zaman inanılacak sağlam şeyler bulunur, oluyor.

Buradan hareketle Haşmet’i bir boşvermişlik içine atanın inanılacak sağlam şeylerin eksikliği olduğu sonucuna varabiliriz. O çıkış yolu olarak aşkı seçiyor ama film filmliğini yapıyor ve tam da yerinde, hayatın başladığı yerde bitiyor. 

Bir ve beraber olarak her türlü zorluğun üstesinden geleceğine inanan iki aşık denizin üzerinde oynaşan dalgalarla beraber yeni bir maceraya atılırken bizi de kendi hikayemizin ortasına bırakıyor.

Bu noktadan sonra tıpkı hayatın başladığı yerde filmin bitmesi gibi, insan verilen asil bir ruh ve irade gücüyle dünya çölünün ortasında kendi yolculuğunu yapması için serbest bırakılıyor. Akıl ve kalbine beraberce söz geçirerek "Hayatın şifreleri"ni çözmesi isteniyor.

Yorgunluktan ve yoğunluktan akletmeye vakit ayıramadığımız bu zamanda, inanılacak sağlam şeyleri bulmak ve onlar için mücadele ederek ruhlarımızı acı çekmekten kurtarabileceğimiz vahalarda, "yeşil ve taze" asaletini koruyan insanlarla soluklanabilmek temennisiyle...

HANDAN KILIÇ  



3 yorum:

  1. haa Handan hanım !
    97 yılında henüz 17 yaşında iken bu filmi bir yıl boyunca aradım bilir misiniz.Ve nihayetinde sirkecide eski bir dükkanda orjinal cd'sine rastladım. Ve epey de bir para verdim. O günden beri belki size anormal gelir ama belki yirmi kez izlemişimdir. Tahmin edersiniz ki her sahnesini her repliğini ezbere bilirim. Sosyeteden eski bir dostu nasıl tanıtmıştı : Efendim bu Haşmet İbriktaroğlu yaşayan en büyük bohamzadelerden. hani yanına yaklaşamam ama bende bir bohemim işte kendime göre.Müthiş ötesi bir filmdir. Belki farketmediniz şimdilerin usta oyuncusu Erdal Özyağcılar'ın ilk figüranlık denemesidir bu film ayrıca. Hani medeniyet pansiyonunda kızın çıplak fotolarını çekmek isteyen fotografçı :)
    “Nalesiz var harem-i yâre ki ey dilnale
    Men-i âsâyişi gül bister-i hâb eylemesin- lafını ettiği yer benimde filmdeki en favori sahenelerimden biridir.Ardınan ecnebi figüran arkadaşı masadakiler ne dedi ne dedi diye sorunca açıklar.Özenle amacım bir Haşmet İbriktaroğlu olmaktır efenim.Bir gün Sadri Babayı ve filmlerini bende yazıcam ama çok imtina ettiğimden acele etmiyorum.Emeğinize sağlık...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. bu filmi çok sevdiğim bir arkadaşımın bu akşam da hiç biriniz de hicazdan gelmiyorsunuz demesi üzerine onun isteğiyle seyredip yazdım öncesinde dikkatimi çekmemişti karakteri sevdim erdalı farkettmedim bir ara tekrar izleyeyim filmi tavsiye eden arkadaşıma benziyorsunuz sanırım aynı yerleri beğenmişsiniz :) bohemlik iyidir hem ...umarım sizin yazdığınızı da okuruz

      Sil
    2. bu filmi çok sevdiğim bir arkadaşımın bu akşam da hiç biriniz de hicazdan gelmiyorsunuz demesi üzerine onun isteğiyle seyredip yazdım öncesinde dikkatimi çekmemişti karakteri sevdim erdalı farkettmedim bir ara tekrar izleyeyim filmi tavsiye eden arkadaşıma benziyorsunuz sanırım aynı yerleri beğenmişsiniz :) bohemlik iyidir hem ...umarım sizin yazdığınızı da okuruz

      Sil